14 Eylül 2015 Pazartesi

TEVEKKÜLLÜ BİR İNSANDA ÖFKE VE KİN OLMAZ



 .........  “Ben çabuk öfkelenen bir insanım önemli konularda bir hata eksiklik gördüğümde ya da insanların gevşek davrandıklarını gördüğümde çabuk sinirlenebiliyorum. Allah affetsin, nefsimi bu yönde eğitmeye çalışıyorum, acaba öfkemi yenme konusunda neler yapmam gerekir?”

ADNAN OKTAR: Bu tabi herkesin sorunudur ,yani toplumda genel bir sorundur, kardeşimize has bir şey değildir. Bir kere burada yapılacak şey şudur; kendinin nerede olduğunu bir görecek önce. Bana inanın şu kadarcık yerde yaşıyoruz, beynin içinde. Şu kadarcık yerde yaşıyoruz ve oraya gelen elektrik akımını, o sinirlendiği adamları falan, şunu bunu falan, elektrik akımı olarak Allah beynine getiriyor, orada onu görüyor. Yani filmde haksızlık yapan kovboya bazen sinirlenen insanlar oluyor ya kovboy filmi seyrederken, aynı onun konumuna düşer. O nasıl komikse orada kovboya sinirlenen insan değil mi?... Tabii böyle olaylar çoktur. Bir kere hem aczini bilecek... Bir kere çok kısa yaşayacağız, yani mesela 20 yaşında bir genç kız, İki 10 sene sonra 40 yaşında teyze olur. Bir iki 30 sene sonra da 60 yaşında anneanne olur. Yani dört 10 sene o kadar, 10 seneler de 1 yıl gibi geçiyor... Böyle bir dünya da Allah’ın yarattığı aciz kullara öfkelenmek olmaz. Bir de şöyle düşünecek, zaten o insan yüzyıl geriye götürülse, kendi de yüzyıl geriye götürülse, yeniden kaderi işlenmeye başlasa yine aynı olay olur. Bir daha yapacak onu, yani hiçbir şekilde bir değişiklik olmaz. Mutlaka hayır vardır. Hayır olmayan hiçbir şey olmaz Müslüman'da, ama imansıza da her şey şerdir. İçtiği su şer olur, adımı şer olur, konuşması şer olur sürekli şer içindedir. Müminde de sürekli hayır vardır, böyle bakacak bir de hoşgörülü ve güleryüzlü olmak lazım, samimi bakmak lazım olaylara bir de eğitmek lazım. Ama tabii sürekli aksilik yapan bir insana karşı da şöyle söylüyor Cenab-ı Allah "eğer söz dinleyeceklerse öğüt ver" diyor. Yani çok katı ise, gitmiyorsa, artık ona öğüt olmaz, o zaman yani yüz çevirin diyor Allah.

.......... Ben de bir anda parlayabilen bir insanım aslında bir anda öfkelenebilen bir insanım.

ADNAN OKTAR: İşte yapılacak şey o. Eğer ikna edilebiliyorsa toleranslı olmak lazım, anlatmak lazım uzun uzadıya. Ama hiç olmuyorsa ya o konulara girmemek lazım ya yüz çevirmek gerekiyor. Yani Kuran’ın bize emrettiği budur. Ani öfke çok tehlikelidir. Mesela Allah esirgesin ani tansiyonu çıkarabilir. Yaşlılarda özellikle çok tehlikeli olur. Çok ölüm vakası olur, mesela ani beyin kanamalarına sebep olabilir. Hatta Allah der bak "öfkenizle çatlayıp ölün" diyor Allah küfür için. Öfkenizle. Çünkü öfke öldürücü, Kuran ona dikkat çekiyor. Çok çok tehlikeli olur, bir tek beyin kanaması değil, kalp enfarktüsü de geçirebilir veya böbrek enfarktüsü de geçirebilir daha da zarar olabilir. Damar harabiyetlerine sebep olabilir. Mesela koroner yırtılmasına sebep olabilir. Ama hepsinden önemlisi haramdır tevekkülsüzlük. Ona çok dikkat etmek lazım, yani aslında bu o kadar zor bir şey değil. İyi bir eğitimle, samimi arkadaşça dostça bir tavırla yatışabilir. Ama böyle kronik hastaysa, akıl hastalığı tarzında adamlardan uzak durmak lazım. Yani onları düzelteceğim diye, ömür boyu düzeltemeyebilir. Tek çözüm uzak durmaktır. (Kocaeli TV, 28 Şubat 2009)

Şeytani Merhamet Duygusu

Şeytanın kışkırtmalarına uyan insanlar, Allah'ın bir güzellik olarak verdiği merhamet duygusunu da kimi zaman saptırarak tamamen yanlış yönlerde kullanabilirler. Allah'ın hükümleriyle çelişen bir merhamet anlayışı, şeytani bir merhamettir. Duygusal insanlar ölçü olarak Kuran'ı değil de duygusal dürtülerini esas aldıkları için şefkat ve merhamet duyguları da sapkın bir biçimde yönlenir. 

Örneğin, bir kimse, insanların acılarından, küçük çocukların, masum sevimli hayvanların ölümlerinden büyük üzüntü duyar. Ancak burada şeytani merhamet devreye girer ve karşılaştığı olaylar onu Allah'a karşı isyana ve şirk koşmaya götürür. Halbuki bu tür bir telkinden aklını kullanıp kurtulan insan, gerçeği temiz ve berrak bir şekilde görecektir. Bir kere ölüm, mümin kimseler için bir zulüm, eziyet ve azap olmadığı gibi onlar için bir kurtuluş ve sonsuz güzel bir hayata atılan adımdır. Allah'ın kullarını kendi Katına aldığı bir kapıdır. Şeytan ve onun dostları açısından ise ölüm dünyadaki azgınlıklarının, nefislerinin sınırsız tutkularının sona erdiği ve kendilerine vaat edilen ebedi azap kapısının açıldığı andır. Bu yüzden şeytan ölümü çirkin bir kötülük olarak görür ve göstermeye çalışır. Bu değerlendirmesi kendisi açısından doğrudur, fakat masumlar ve müminler için geçerli değildir. Cehenneme gidecek biri açısından ölüm gerçekten kötü bir olaydır, cennete gidecek için ise sevindiricidir.

Şeytani merhamet, aynı zamanda kişiyi karşı tarafa fayda değil tam aksine zarar verecek bir merhamet göstermeye yöneltir. Dinden uzak toplumlarda insanlar, karşılarındaki kişinin ahirette zarara uğrayıp uğramayacağını düşünmeden herşeyi yapmalarına göz yumarlar. Örneğin, kötü bir ahlak göstermesine müsaade eder, Allah'ın haram kıldığı bir fiili uygulamasına ses çıkarmaz, hatta bu konuda yardımcı olurlar. Örneğin oruç tutabilecek yaşa gelmiş olan çocuğunun kendince "aç kalmasına dayanamadığı için" oruç tutmasına izin vermeyen bir anne-baba, ya da elinde olduğu halde "uyandırmaya kıyamadığı için" yakınındaki birini sabah namazına kaldırmayan bir kimse gerçekte şeytani bir merhamet anlayışına sahiptir. 

Müminlerin bu konuda kendilerine aldıkları ölçü ise, gösterilecek merhametin karşı tarafın ahiretini mutlaka olumlu yönde etkilemesidir. Kimi zaman bir mümine olan sevgileri ve merhametleri, onlar adına birtakım önlemler almayı ya da eleştirilerde bulunmayı gerektirebilir. Karşılarındaki kişinin yaptığı kötü bir tavırda onu eleştirebilir, içinde bulunduğu durumdan caydıracak konuşmalar yapabilir, Kuran'ın bir emri olarak kötülükten men edebilirler. Gerçek merhamet de budur. Çünkü müminler bunları yaparak, karşılarındaki kişinin nefsine ağır gelebilecek bir söz söylemeyi, onun Kuran ahlakına uygun olmayan bir hareketini engellemeyi göze alır, ama o kişinin sonsuz hayatını cehennem gibi geri dönüşü olmayan bir azap içinde geçirmelerini göze almazlar. Bu nedenle de Allah'ın en beğeneceği ve en çok hoşnut olacağı ahlakı yaşaması yönünde teşvik ederek onu cennete hazırlar ve dolayısıyla da olabilecek en üstün merhamet örneğini sergilerler. Unutmamak gerekir ki, asıl merhametsizlik, karşı tarafın ahiretini düşünmeksizin, yaptığı yanlışlara bile bile seyirci kalmaktır.

Şeytani merhamet beraberinde haksızlık ve adaletsizliği de getirir. Akıl sahibi bir mümin her durumda adaletle ve Allah'ın rızasına uygun karar alıp hüküm verirken, duygusal insanlar şeytani merhamet hislerine ve acıma duygularına kapılarak kolayca adaletsiz davranabilir, haksızlık yapabilirler. Nefslerinin, duygularının, istek ve tutkularının gösterdiği yönde hareket ederler. Şahit oldukları bir olay karşısında haklıyı haksızı bilmeden, adil ve akılcı bir değerlendirme yapmadan ve en önemlisi Kuran'ın hükümlerini gözetmeden cahilce bir acıma duygusuna kapılır ve bu bakış açısıyla hareket ederler. Genellikle de hem kendilerini hem de karşılarındaki insanları zarara sokabilecek girişimlerde bulunur, yanlış yönlendirmeler yapar ve yanlış kararlar alırlar. Dolayısıyla da yaşadıkları merhamet, Allah'ın emrettiği güzel ahlaktan çok uzak bir yapı ortaya çıkarır.

Duygusal kişilerin en önemli özelliklerinden biri de bencil olmalarıdır. Bu tür kimselerin dışarıdan fedakarlık gibi görünen tavır ve davranışları da aslında duygularını tatmin etmek için gösterdikleri davranışlardır. Bu nedenle duygusal bir kimsenin adaletli davranmasını, hakkaniyetli olmasını bekleyemeyiz. Duygusal bir kimse kendisinin, yakınlarının ve sevdiklerinin aleyhinde gibi görünen bir durumda adil olmak yerine taraflı ve haksız hükmedecektir. Hatta bilgisine başvurulan bir konuda gerçekleri yansıtmayan bir şahitlik yapması, yakını olduğu için yapılan hatalı bir eylemi gizlemesi de mümkündür. 
Oysa adaletli davranmak müminin en önemli özelliklerinden biridir. Nitekim Allah Kuran'da her koşulda -söz konusu olan kişi kendisi, yakınları ya da düşmanı bildiği bir kimse dahi olsa- adaletle davranmayı emretmektedir:

Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135)

Bir başka ayette Allah insanları "adil şahitler" olmaya davet etmektedir:
Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın... (Maide Suresi, 8)

Ancak duygusal bir insanın, ayetlerdeki bu emirleri eksiksizce yerine getirmesi mümkün olmaz. Çünkü böyle bir insan bencilliği çok köklü bir şekilde içinde barındırdığından olayları değerlendiriş şekli, yorumları da hep kendi taraflı olur. Örneğin başta kendisine olmak üzere yakınları, sevdikleri ya da hiçbir geçerli kıstası olmadan sempati duyduğu kimselere karşı ayrıcalık tanıması, yapılan çirkin tavırlara hatta suç olabilecek eylemlere karşı göz yumması söz konusudur. 

Minnettarlık duygusu

İnsandaki duygulardan birisi de minnettarlık, diğer adıyla "şükran" duygusudur. İnsan, gerek doğuştan, gerekse hayatının her anında kendisine doğru sürekli bir nimet akışı ile karşı karşıyadır. Kendisine gelen nimetler çoğunlukla sebepler aracılığıyla olduğu için insan şükran duygularını bu sebeplere yönlendirmeye çok eğilimlidir. Oysa bu duygunun da gerçek anlamda yöneltilmesi gereken tek mercinin Allah olduğu, Kuran'da defalarca belirtilmektedir. Kuran'da bu minnettarlık "şükretmek" olarak tanımlanır. Şükretmek, aracılar kim ya da ne olursa olsun, bütün nimetleri gönderenin yalnızca Allah olduğunun ve her konuda yalnızca O'na muhtaç olduğunun bilincinde olmak, O'na karşı teşekkür ve minnettarlığını kalben ve dille ifade etmektir.

Yalnızca Allah'a şükretmek, yalnızca O'na minnettar olmak ayette gerçek bir kulluğun göstergesi olarak belirtilmiştir:

Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, Allah'a şükredin. (Bakara Suresi, 172)

Öyleyse Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helal (ve) temiz olanlarını yiyin; eğer O'na kulluk ediyorsanız Allah'ın nimetine şükredin. (Nahl Suresi, 114)

Ayetlerde Allah'a şükretmek, başka ilahlar edinmeden, yani şirk koşmadan kulluk etmenin bir şartı ve göstergesi olarak belirtilmektedir. Gerçekten de, yalnızca Allah'a şükreden bir kimse bütün nimetlerin Allah'tan geldiğinin, herşeyin O'nun elinde, O'nun kontrolünde olduğunun, yani Allah'tan başka İlah olmadığının bilincinde demektir. Bütün nimetlerin Allah'tan geldiğinin bilincinde olan bir kimse ise yegane güç, kuvvet ve söz sahibinin Allah olduğunu, O'ndan başka İlah olmadığını kalbine yerleştirmiş, katıksız imana sahip bir kimse demektir. Kuran'da tarif edilen ve övülen insan modeli de budur. 

Duygusal insanlarda ise durum tam tersidir. Bu kimseler, büyük bir cehaletle, sahip oldukları bütün nimetleri Allah'ın bunları yaratırken vesile (araç) kıldığı maddelere ve şahıslara bağlar ve onlardan medet umarlar. Onlara müteşekkir kalır, onlara şükretmeye çalışırlar. Kısaca Allah'tan başka güç ve etki sahibi sandıkları sayısız sahte ilahlar edinirler. Akıllarını kullanmadıkları için, bütün bu sahte ilahları da, onların yaptıklarını da Allah'ın yarattığını ve Allah'ın dilemesi ve emri olmaksızın hiçbir şey yapamayacaklarını, hiçbir şeye güçlerinin yetmeyeceğini göremezler.

Bu yanlış minnettarlık duygusu, romantik insanlarda ezikliğe neden olur. Kendilerine minnet ettikleri kişiler (örneğin patronları, bir aile büyükleri, zengin bir akrabaları gibi) karşısında kendilerini ezik hisseder, bunu hareket ve sözleriyle açığa vururlar. Bir mümine asla yakışmayan bu tavır, romantizmin insanlara verdiği sayısız sıkıntıdan biridir.  

İçine Kapanıklık

Duygusallık kimi insanlarda, içine kapanıklık, insanlarla iletişim kuramama biçiminde kendini gösterir. Bu tür duygusallıkta kişi yalnızca kendi dünyasında, kendi sorunlarıyla ilgilenen, çevresinde olup bitenlere karşı duyarsız ve etkisiz bir yapı sergiler. Kuran'da emredilen güçlü bir kişiliğe sahip olmadığından dış dünyanın olaylarıyla başa çıkacak dirayeti ve gücü gösteremez, karşısına çıkan sorunların üstesinden gelmeyi göze alamaz, sürekli aciz, çaresiz ve başarısız bir yapı gösterir. Tevekkülü, Allah'a dayanıp güvenmeyi, Allah'a yönelip O'ndan yardım istemeyi  düşünmediği için, kendini tüm dünyaya karşı tek başına ve savunmasız hisseder. Bu yüzden kendi içinde yarattığı hayal dünyasının dışına çıkmaktan korkar. 

Duygusallığın sebep olduğu bu melankoli hali bu tip kişileri bunalıma kadar sürükler. Kendini insanlardan tecrit etme, stresli olma, moral bozukluğu, sinir krizleri geçirme, yas tutma, efkarlanma, bunalıma girme, intihar düşünceleri gibi, duygusal insanlar tarafından doğal karşılanan tavırların özel anlamları vardır. Örneğin arkadaşının yaptığı bir espriden alınan bir genç kız bütün geceyi ağlayarak geçirmeyi, bütün akşam arkadaşının bu sözü söylemesinin nedeni üzerine düşünmeyi makul görebilir. Bir başkası içinse saçının beyazlaması, değişmeyecek fiziksel bir kusurunun olması bunalıma girmesi için yeterli olabilir. Gözü neden renkli değil, boyu neden biraz daha uzun değil gibi onlarca, yüzlerce konu zihnini meşgul ederek, soruna dönüşür. Tüm bunlar için de canı sıkılır, üzüntü duyar. 

Bu tür kişilerde karanlıkta oturarak "düşünme" adı altında vesvese yapma, hüzünlü şiirler yazma, saatlerce duvara bakarak hayal kurma, yağmurda yürüme, derin derin iç çekme, uzaklara dalma, omuza yaslanıp ağlama, gözleri dolarak sesi titreyerek konuşma gibi tavırlar sık sık görülür. Bazıları "efkar dağıtma" adı altında aşırı derecede içki ve sigara içer. Neticede bunların hepsi karanlık bir dünyaya ait iç sıkıntısına, huzursuzluğa ve ruhen-bedenen sağlıksız bir hayat sürmelerine sebep olur. Hepsinden önemlisi de Allah'ın beğenmediği bir ahlakı yaşamış, O'nun hoşnut olmadığı bir hayatı benimsemiş olurlar.
Bu tür kişiler elbette ömürleri boyunca kendilerini odalarına kapatıp yaşamazlar. 

Diğer insanlarla birlikte sosyal hayatın içinde de yer alır, ama kişilik bozukluklarını toplum içinde de devam ettirirler. Genelde alıngan ve kırılgan bir yapıya sahiptirler. Her sözden kendi aleyhlerinde bir mesaj çıkarır, hiç kastedilmeyen anlamları üzerlerine alınırlar. Sık sık bozulur, küserler. Basit bir olay karşısında, gözleri dolar; gizli gizli ağladıkları olur. 
Erkeklerdeki duygusal yapı zamanla daha ileri boyutlardaki sapmalara, ruh sağlığında meydana gelen ciddi bozukluklara, "efemine" tavır ve hareketlere, cinsel sapmalara, homoseksüel eğilimlere kadar ilerleyen boyutlara varabilir. Duygusal kişiler iç dünyalarında yaşattıkları sapkın kişiliklerini ortamın ve çevrenin durumuna göre gizleyebilir ya da pervasızca açığa da vurabilirler. Uygun ortam ve fırsat bulduklarında bastırılmış komplekslerini, azgınlık, sınır tanımazlık, hiçbir ahlak ve değer yargısı tanımama şeklinde açığa vurabilirler. 

Örneğin, duygusal, hüzünlü, içine kapalı bir kimsenin bir gün birden azgın bir eşcinsel ya da travesti olarak ortaya çıkması günümüz toplumlarının alışılmış görüntülerindendir. Allah Kuran'da bu cinsel sapkınlığın çirkin bir hayasızlık olduğuna, Hz. Lut (as)'ın kavmi için bildirdiği aşağıdaki ayetlerle haber vermiştir: 

Hani Lut da kavmine şöyle demişti: "Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz? "Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz." (Araf Suresi, 80-81)

Kuşkusuz tüm bu azgınca tavırlar, insanların Allah'ın yolundan sapmalarının, istek ve tutkularına esir olarak şeytanın peşinden sürüklenmelerinin bir sonucudur. Allah insanları Kuran'da şöyle uyarmıştır:

… Şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. (Bakara Suresi, 168-169)

Gerçekte buraya kadar saydığımız tüm duygusallık türleri, akılcılığı terk edip duygularına bağımlı yaşayan herkeste belli derecelerde mevcuttur. Ancak şartlara ve kişilere göre farklı biçimlerde dışa vurulur. Örneğin, öfkeli, asabi, dengesiz bir kimse, kendisine her ne kadar sert ve haşin bir görünüm vermeye çalışsa da aslında duygusallığını ve acizliğini asabiyet kılıfı altında gizlemektedir. Böyle bir kimse hiç umulmadık bir anda ağlayıp sızlanmaya başlayabilir, kendini küçük düşürecek durumlara sokabilir. Kısaca bir insan iman etmiyorsa ve iman edenlerin sahip olduğu akla sahip değilse, bir akıl ve karakter zaafiyeti olan duygusallığı içinde taşır, ortam ve şartlara, karşısına çıkan olaylara göre bu duygusallığını çeşitli dengesizlik ve kişilik bozuklukları şeklinde dışarı vurur.

Duygusallık ancak iman eden, Allah'tan korkan ve akleden müminleri etkisi altına alamaz. Şeytanın ihlaslı müminlere karşı hiçbir etkisi olmadığı için, duygusallık silahını müminlere karşı kullanamaz. Allah Hicr Suresi'nin 42. ayetinde şeytan için, "Şüphesiz, kışkırtılıp-saptırılmışlardan sana uyanlar dışında, senin Benim kullarım üzerinde zorlayıcı hiçbir gücün yoktur." buyurmuştur. Bu nedenle müminler, imanlarından, Kuran'a bağlılıklarından ve akıllarından kaynaklanan sağlam, güçlü, dengeli ve dirayetli bir kişiliğe sahiptirler.
Duygusallığın toplumlarda en yaygın görülen, hatta en ciddi türlerinden birisi de romantik sevgi anlayışıdır. Romantik sevgi anlayışının insanlar arasında farklı türleri yaşanır. Aile içi ilişkilerden, arkadaşlık ve dostluk ilişkilerine kadar uzanan bu romantik sevgi anlayışının elbette ki en yoğun yaşanan biçimi kadın-erkek ilişkileridir. 

Romantik sevgi anlayışı duygusallığın belki de en yaygın ve sapkın türü olduğundan, bu konuyu ayrı bir bölüm olarak ele alacağız.

HERŞEYE GÜZEL GÖZLE BAKMANIN ÖNEMİ

ADNAN OKTAR: İnsanların dünyada en zor olarak değerlendirdikleri konulardan bir tanesi de vesvesedir. Gece gündüz insana vesvese gelir. Sağlığı ile ilgili gelir, imanı ile ilgili gelir, diğer insanlarla, diğer olaylarla ilgili gelir, güzelliği ile ilgili gelir. Bu çoktur mesela kadınlar aynaya bakarlar bir gün çirkin olduğuna kanaat getirir, ertesi gün güzel olduğuna, öğlen yine çirkinleştiğine, o gençlerde delikanlılarda da vardır. Bir gün işte olağanüstü yakışıklı olduğuna böyle, ertesi gün başka türlü olduğuna... Bu insanların karşılaştığı acz ancak cennette son buluyor. Cennette durur, ama insanların gelişmesi için buna müthiş ihtiyaç var, eğer vesveseler olmasaydı beynimiz çok durağan olurdu. Biz onunla mücadele ederek hem kişiliğimizi geliştiriyoruz, hem cennetteki karakterimizin sağlamlaşmasını sağlıyoruz. Yani çok güçlü bir karaktere doğru gidiyoruz. Hatta en sonunda mümin diyor ki, ayet var, Kuran ayeti "Yarabbi" diyor, “Sen benden hoşnut olarak, ben de Senden hoşnut olmuş olarak” diyor, özetle söylüyorum. Yani iki tarafın da Cenabı Allah’ın da, kulunun da hoşnutluğunu Cenabı Allah hedefliyor, bunu söylüyor ve her ikisi oluştuktan sonra salih Müslümanların yanına cennete gideceklerini söylüyor Allah. Vesvese geldiğinde ne yapılır, vesveseye bir çözüm de şudur, 10 yıl ilerisine bıraksınlar. 10 yıl sonra o vesvesenin hiçbirisini hatırlayamazlar, aklına bile gelmez, yani o günün en büyük derdi olan problemi olan konu, 10 yıl sonra "ne idi" deseler, "neydi hatırlıyor musun" deseler aklına gelmez. O gün yaşamaktan beziyor bazen, Allah esirgesin, bayağı bunalım yapıyor. 10 yıl sonra hatırlattığında "ya neydi" diyor, "hatırlayamıyorum, çıkaramıyorum" diyor, demek ki bomboş bir şeymiş, en güzeli sürekli Allah’a sığınmaktır, kaderi unutmamaktır ve Allah’ın yarattıklarına karşı şefkatle bakmaktır. İnsanın ruhunda kin ve intikam duygusu vardır. Nefret duygusu vardır, bunlar da çok güçlü duygulardır. Yani nasıl insan börek piştiğinde canı çeker, değil mi, et piştiğinde yemek ister. Kin ve nefreti de aynı şekilde ister. Öfkeyi de ister. Yani intikam almaya kırıp yıkmayı da ister. Ama Allah ayette belirtiyor, Allah "zaluma ve cehula" diyor Allah, insan zalim ve cahildir diyor Allah, insanlar zulme yatkındırlar. Tabii, müstesna iyi insanlar var, ama her insan öyle olmaz. Yani kini meslek edinir adeta, nefreti mesela, özellikle kokana kadınlar olur böyle 50 yaş çevresinde böyle, oksit sarı saçlı, ben her zaman tarif ederim, böyle kartal tırnağı gibi tırnakları olur. Kokoş derler, kokona. Sevdiği hiç kimse yoktur bunların, ne eşini sever, ne oğlunu sever, ne sokaktaki kimseyi sever. İktidara homurdanır, belediyeye homurdanır, ailesine homurdanır, komşularına homurdanır. Yani sürekli laf sokar, sürekli bağırır, çağırır, ne desen lafa laf, öyle kin ve nefretten, iguanaya benziyor zaten onlar. Allah ellerinden yüzlerinden böyle nuru alıyor, böyle iki ayaküstünde gezen iguana gibi oluyorlar. Böyle nefret küpü, böyle öfke küpü, bu aynı şekilde erkeklerde de oluyor, nefret dolu elinden yüzünden melanet akıyor. Kıskançlık da çok büyük bir beladır. Okullarda da vardır, hatta çocuklar ben okuldayken bilirim, mesela nasıl geçti derler birbirlerine imtihanın, çok kötü geçti der. 10 alacak öğrenci, niçin böyle der. İyi geçti derse haset edip onun başına bir iş getirirler diye çekinir. 10 aldığında da şaşırır gibi yapar, der ki nasıl oldu falan, hayret der ya bomboş kağıt verdim, 10 aldım. Değil mi?  Ama bir taktiktir, mesela hasetlerinden kolay bir problemin çözümünü arkadaşlarına anlat dediğinde, onu zor anlatır, böyle karmakarışık, onun anlayamayacağı gibi, yani sürünsün tarzında. Mesela farz edelim bilgisayar da bir bilgi, onu kolaysa onun kolay yönü ile anlatmak istemez. Yani kolayca kavranacak şekilde değil de, zor ve çetrefil hale getirir. Onun da kökeninde hasetlik vardır. Çok güzel bir insana güzelsin demezler hasetten dolayı. Haset birisi çıksın akıl almaz kusurlar bulur, yani böyle o pis şom ağzıyla, çok aşağılık bir kindarlıkla, hayretler içerisinde kalırsın, şaşırırsın, nefret ruhunu kapladığı için. Halbuki bir insan birisine baktığında onun sadece güzel yönlerini görmesi lazım. Allah onda tecelli ediyor. Değil mi, şefkat nazarıyla merhametle, koruma hissi ile Allah’ın mazlum bir kulu değil mi? Allah’ın mazlum bir tecellisi, merhametle bakıldığında ve her şeyde bir güzellik olarak bakıldığında, Allah onu güzelleştirir. Yani her şeyde güzel yönüne bakmak lazım.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder